Anne tarafım Günşiray ailesine ait eski fotoğrafları karıştırırken, arkasına not düşülmüş bir fotoğraf özellikle dikkatimi çekiyor. Kim olduğunu, dedemin imzası ile yazılanların ne anlattığını merak ediyorum. Aile büyüklerine soruyorum ama pek hatırlayan yok. En büyükleri teyzem de bir şey bilmediğini söylüyor; yine de gözlerindeki tereddütten bir şeyler bildiği ama konunun hassas olduğu anlaşılıyor.

Fotoğrafların, yazıların kopyalarını alıp fazla üstelemiyorum. Ama içimdeki merak, meselenin peşini bırakmama izin vermiyor. Hele benim gibi aile yadigarlarına aşırı önem veren biri için, bu hiç mümkün değil.

Albümlerimde, yine aileden yadigâr kalmış, Osmanlı Türkçesiyle yazılmış notlar taşıyan başka fotoğraflar da var. Sahafları sık sık dolaştığım için bu fotoğrafları yanımda taşıyor, nasıl tercüme ettirebileceğimi araştırıyorum. Her seferinde de “el yazısı... çok zor” cevabını alıyorum.

Yine böyle bir gün, Kadıköy’de bir sahafta Osmanlıca el yazılarını çözebilecek birini bulabilir miyim diye araştırırken, içeride masada oturup kitapları karıştıran bir hanımefendi Günşiray soyadını duyunca sohbete dahil oluyor: “Ben de bir bakabilir miyim?”

Şans yüzüme gülüyor. Osmanlıca el yazıları konusunda oldukça deneyimli Mine Esiner Özen ile tanışıyorum. Süheyl Ünver’in Orta Anadolu Defterleri ve Türk Cilt Sanatı gibi önemli eserlerde imzası bulunan bu değerli isim de elimdeki metnin kolay çözülemeyeceğini söylüyor.

"Yine de bir deneyeyim. Ama epey zaman alabilir. Sabredeceksiniz.” deyince çok seviniyorum ve hemen bir kopyasını kendisine veriyorum.

Günler geçiyor, haftalar oluyor; haber çıkmıyor. Tam umudumu kaybetmek üzereyken telefonum çalıyor. Arayan Mine Hoca: “Bir şeyler çıkarabildim. Yarın aynı sahafta buluşalım.”

Ertesi günü iple çekiyorum. Heyecandan yerimde duramıyorum. Zaman geçsin diye sahafları dolaşırım düşüncesiyle, buluşma saatinden iki saat önce Kadıköy’e gidiyorum.

Nihayet vakit geliyor. Mine Hoca ile buluşuyoruz. Yüzünde tatlı ama tereddütlü bir tebessüm var. İlk cümlesi her şeyi özetliyor:

"Burada bir aşk hikâyesi var… Hüzünlü bir aşk hikâyesi."

Kendi el yazısıyla yaptığı tercümeyi masaya koyuyor, ardından satır satır açıklamaya başlıyor.

Sana hâlâ yanar, ağlarım Leman...

İlk satır böyle başlıyor. Mine Hoca duraksıyor, ardından devam ediyor:

"Bu fotoğraftaki sanırım Leman Hanım. Sonraki satırlar, onun intihar ettiğini düşündürtüyor."

Yüreğime bir ağırlık çöküyor. Mine Hoca sözlerini sürdürüyor:

"Mahir Bey ile Leman Hanım arasında umutsuz bir aşk yaşanmış… Ve ne yazık ki bu aşk, Leman Hanım’ın intiharıyla son bulmuş."

Birlikte satırlara bakıyoruz. O anın sessizliği bile bir hikâye anlatıyor sanki. Mine Hoca devam ediyor:

"Çok güçlü hislerle yazılmış… Mahir Bey, onu seven birini bulduğunu, çocukları sayesinde yaralarını sardığını söylüyor. Ama…"

Cümlesi havada asılı kalıyor.

"Ama tüm bunlara ve geçen yıllara rağmen, Leman Hanım’ı unutamadığı, yaşananlardan dolayı hâlâ kahrolduğu belli oluyor."

Satırları okuyunca, anneannemin bu hüzünlü hikâyenin neresinde olduğunu da çözmeye başlıyorum. Anneannemi, Nebiye Hanımı ve dedemin erken vefatını… Biraz detay anlatıyorum Mine Hoca'ya.

Sesimiz titriyor. Ne Mine Hoca ne de ben konuşmaya devam edebiliyoruz. Masanın üzerinde eski bir fotoğraf ve dedemin yıllar önce yazdığı, derin bir sızı duruyor.

Onu genç denilebilecek bir yaşta kansere yenik düşüren bir sızı.

Mine Hoca’ya teşekkür edip vedalaşıyorum. İçimde garip bir ağırlık, zihnimde cevaplardan çok daha fazla soru var. Soluğu doğruca teyzemin yanında alıyorum. Mine Hoca’nın el yazısıyla yaptığı tercümeyi masanın üzerine bırakıp, gözlerinin içine bakarak fısıldıyorum:

“Artık anlatabilirsin, teyzeciğim.”

Teyzem derin bir nefes alıyor, uzun bir sessizlikten sonra anlatmaya başlıyor.

Mahir ile Leman büyük bir aşk yaşamışlar. Ama Leman’ın asker olan babası, bu aşkı kesinlikle onaylamıyormuş. Bu yüzden gizli gizli buluşuyorlarmış. Mahir, Leman’ın penceresinden odasına girecek kadar, Leman da onu içeri alacak kadar cesur ve âşık.

Bu cesaretlerinin az daha başlarına iş açacağı geceler de oluyormuş tabii. Işıkları açmadıkları için karanlıkta, bir gece Mahir, Leman'ın başucunda duran sürahiyi deviriyor. Ev ahalisi ayaklanıyor. Baba, elinde silahla dışarı fırlıyor. Neyse ki Mahir, zamanında yok oluveriyor.

Cihangir’de, geceleri yıldızların altında fısıldanan hayaller… Sabahları, bir sonraki buluşmayı beklemenin sabırsızlığı…

Ama bu gizli aşk, bir gün büyük bir sınavla karşılaşıyor.

Ağabeyi Alaaddin, Çanakkale’de Kirte Savaşı’nda şehit düşünce, intikam hırsıyla yanıp tutuşan Mahir, genç yaşına rağmen askere yazılıp Çanakkale saflarına katılıyor. İşte o zaman, iki âşığın kederli günleri başlıyor.

Mahir’in yüreği, askerdeyken de aynı aşkla atmaya devam ediyor ve sevgisine sadık kalıyor. O, aşkını hiçbir zaman unutmuyor. Leman’a sık sık mektup yazıyor. Ancak bu gizli aşkı devam ettirebilmek için mektupları doğrudan gönderemiyor; mahallede güvendikleri ortak bir tanıdıkları aracılığıyla yolluyor. "Tete" diye hitap ettikleri Mahir’in halası Hatice Hanım ile.

'Tete', o güvenilir sandıkları kişi, onlara ihanet ediyor. Hayallerini, umutlarını, hasretlerini hiçe sayıp mektupları asla Leman’a ulaştırmıyor.

Leman, Mahir’den hiçbir haber alamayınca kahroluyor. Haftalar, aylar geçiyor… Mahir’in sesi, bir tek satırı bile ona ulaşmıyor. İçindeki umut yavaş yavaş sönüyor.

Son darbeyi babası vuruyor. Israrla onu başka biriyle evlendirmeye kalkışıyor. Çaresizliğini, sessizliğini, mektupsuz geçen aylarını kimse anlamıyor.

Ve bir gece…

Odasında, her şeyin sonunu getiren o karanlık kararı veriyor.

Yarım kaldığını düşündüğü aşkı gibi, hayatını da yarım bırakıyor.

Mahir askerden dönüyor. Leman’a kavuşma heyecanıyla yanıp tutuşurken olanları öğrenince dünyası başına yıkılıyor.

Hayata küsüyor. Yıllarca evden işe, işten eve, başı önde gidip geliyor. Bırak gülmeyi, neşelenmeyi, tebessüm bile zor uğruyor Mahir’in yüzüne.

Evdekiler, onun bu hâline çok üzülüyor. Hayata tekrar tutunmasını sağlayacak çarenin ne olduğunu biliyorlar: başka birine âşık olması.

Mahir’e olası gelin adaylarını tanıtmak için seferber oluyorlar—kimi zaman bir yolunu bulup yüz yüze tanıştırarak, kimi zaman da fotoğraflarını göstererek.

Mahir, tüm bu çabalara kayıtsız kalıyor. İşten gelince odasına çekilip şiirler yazıyor. İş dışında dışarıya adımını bile atmıyor.

Sonra, günlerden bir gün, halası Semahat Hanım yine bir genç kızın fotoğrafını büfenin üzerine koyuyor. Konuyu açmaya çekindiği için, belki fark eder umuduyla…

Mahir, eve geldiğinde büfenin üzerindeki saate bakma alışkanlığı olduğu için, yanında duran fotoğrafı hemen fark ediyor. Önce ilgilenmeyip gözlerini saate yoğunlaştırsa da fotoğraftaki hanımefendi Mahir’in ilgisini çekmeyi başarıyor.

Nebiye Hanım’ı Leman’a çok benzetiyor. Belki de yıllardır ilk defa yüzünde bir tebessüm beliriyor. Mutfak kapısının aralığından merakla onu izleyen Semahat’a sesleniyor:

"Halam, tanışalım bakalım bu güzel hanımefendiyle."

Ve evleniyorlar… Anneannem Nebiye Hanım ile dedem Mahir Bey. Aynalıçeşme, Beyoğlu’nda Nerime ile Orhan ve Büyükada’da Meral adında üç çocukları oluyor. Leman’ın fotoğrafının arkasına yazdığı gibi, yeni ailesi onun için bir umut ışığı oluyor:

Sana benzerini aradılar da buldular,
Onlarla hüzünlerini yıkamaya çalışıyor.
Gördüm ki bu kız da beni çok seviyor.
Çocuk sevmeyen beni çocuklarım kurtardı.
‘Çocuk cihan değer’ diyenler haklı oldular,
Yaraları onların neşeleri sardı.

Nebiye, Leman’ın izlerini tam silemese de Mahir’in kalbinin büyük bir kısmını fethetmeyi başarıyor. Artık o da Mahir’in vazgeçilmezi… Öyle ki, mısralarının sonunda “üçümüz” vurgusu yaparak ikisinden de vazgeçemeyeceğini dile getiriyor:

Günahsız olmak yeterse mekânımız cennette,
Üçlü bir yuvada mesut oluruz, Leman.

Bu hikâyeyi yazmaya başlarken başlık olarak aklımdan ‘Leman’ adı geçti. Fakat satırları her okuyuşumda, yaşadığım bu duygu yüklü günlerden çok önce kaybettiğimiz anneannemi düşünmeden edemedim. Neşesi bol, otoritesi sağlam, güçlü bir kadındı Nebiye Hanım.

Leman Hanım’ın fotoğrafının arkasına yazılan şiirin tarihine baktığınızda, Mahir Bey’in bunu Nebiye Hanım ile evliyken yazdığını görüyorsunuz.

Anneannemin, eşinin kalbini başkasıyla paylaştığını bilmesine rağmen sevgisini ve gayretini esirgememesi… herkesin kolayca altından kalkabileceği bir durum değil.

Sadece kendi hayatını değil, Mahir’in hayatını da yeniden inşa eden oydu. Çaresiz bir adamı düştüğü kuyudan çekip çıkarmış, ona yaşamak için yeni bir sebep vermişti. Bu hikâyenin asıl kahramanı ‘o’ olmalıydı.

Eminim “orada” şimdi Mahir Bey ile Leman Hanım’ı da çekip çeviren yine Nebiye Hanım’dır.

Nebiye Hanım ve Mahir Bey
Nebiye Hanım ve Mahir Bey
Mine Esiner Özen'in tercümesi
Mine Esiner Özen'in tercümesi

Leman Hanım’ın fotoğrafının arkasına yazdığı şiiri atfettiği Münire İzzet kim? Tabii ki onu da soruyorum teyzeme. Oradan da neredeyse bir hikâye çıkıyor.

Dedem, tüm bu süreçte Leman Hanım’ın kardeşi Münire İzzet Hanım’la görüşüyor. “Kanlıca’ya yoğurt yemeye gidiyorum,” deyip Münire ile buluşuyor. Ablasının hayatına son vermesinden o da Mahir kadar etkilenmiş. Kendi ailesine kırgın olan Münire, onlardan uzaklaşmış ve artık babasını görmüyor. Mahir, ona destek olmaya çalışıyor. Hatta zor duruma düştüğü günlerde Münire’ye maddi destek bile sağlıyor.

Teyzem hızını alamıyor, Madam Eleni’den bahsetmeye başlıyor.

Şimdi ben de teyzemin ilk yaptığı gibi gözlerimi sizlerden kaçırayım. Madam Eleni konusu hassas…

Geçmişte yaşadıkları hüznü ve zor günleri yansıtmadan, kendilerini çocuklarının mutluluğuna adayan tüm ebeveynlere...